“Benim burada ne işim var?”
Bu his birçok insanın düşündüğünün aksine yalnızca mutsuzluk değildir. Bazen bu his, ruhun unutmamış olmasının işaretidir.
Tasavvufta buna “gurbet” denir.
Fakat buradaki gurbet, başka bir şehre taşınmak ya da memleket özlemi çekmek değildir. Tasavvufa göre gerçek gurbet, ruhun yaratıcıdan ayrılıp madde alemine inmesidir. Ruh vahdetten yani mutlak birlikten kopmuş, kesretin yani parçalanmışlığın, zıtlıkların ve acının dünyasına düşmüştür.
Bu yüzden insanın içindeki eksiklik hissi yalnızca psikolojik değildir. İnsan, bütünlüğe alışmış bir varlık olarak eksik bir dünyada yaşamaktadır.
Ve belki de en büyük problemimiz acı çekmemiz değil.
Asıl problemimiz, bu dünyayı nihai evimiz zannetmemizdir.
Modern dünya bize sürekli aynı şeyi söylüyor:
“Daha başarılı ol.”“Daha fazla kazan.”“Daha güzel görün.”“Daha çok tüket.”“Daha fazla eğlen.”
Sistem huzursuzluğumuzu bir arıza gibi yorumluyor. Eğer bu dünyaya tam uyum sağlayamıyorsan sana hemen bir etiket sunuluyor:Uyumsuz.Anksiyeteli.Depresif.Başarısız.
Oysa bazen ruhun huzursuzluğu bir bozukluk değil, hakikatin yankısı olabilir.
Çünkü ruh, altından yapılmış olsa bile parmaklıkları tanır.
İnsan modern hayat boyunca kendi zindanını dekore ediyor. Daha büyük evler, daha lüks arabalar, daha prestijli makamlar, daha gösterişli hayatlar inşa ediyor. Ama gece başını yastığa koyduğunda o derin boşluk hala orada bekliyor.
Çünkü insanın problemi konfor eksikliği değil.Aidiyet krizidir.
Martin Heidegger insanın dünyadaki varoluşunu “fırlatılmışlık” kavramıyla açıklar. İnsan kendi seçmediği bir bedenin, çağın, toplumun içine atılmıştır. Heidegger buna “evde olmama hali” der.
Ve insan bu dehşetten kaçmak için kalabalıklara sığınır.
Herkes gibi giyinir.Herkes gibi düşünür.Herkesin güldüğüne güler.Herkesin korktuğundan korkar.
Çünkü insan kendi varoluşunun sessizliğiyle baş başa kaldığında içinden şu ses yükselir:
“Burası benim evim değil.”
Tasavvuf tam bu noktada farklı bir kapı açar.
Dünyadan kaçmayı önermez.Dünyaya bakışını değiştirmeyi önerir.
Dünya bir mülk değil, bir handır der.Bir yolculuk yeridir.Geçici bir konaklama alanıdır.
Bir otelde kaldığınızı düşünün.
Odadaki televizyon bozulduğunda ya da perdede bir yırtık olduğunda hayatınızın çöktüğünü hisseder misiniz?
Hayır.
Çünkü oraya ait olmadığınızı bilirsiniz.Orası geçicidir.
Tasavvufun önerdiği şuur tam olarak budur:Misafirlik şuuru.
İnsan bu dünyayı ebedi evi sandığı için kırılıyor. Kaybettiği şeylere sonsuz anlamlar yüklüyor. İnsanların fikirlerini mutlaklaştırıyor. Başarıyı kimlik haline getiriyor.
Oysa insan geçici olduğunu gerçekten idrak ettiğinde tuhaf bir özgürlük başlıyor.
Çünkü artık dünyanın alkışları sizi sarhoş etmiyor.Kaybettikleriniz de sizi tamamen yıkamıyor.
Bu bir depresyon hali değil.Bu bir özgürlük hali.
The Truman Show filmi bu metafiziği modern bir alegori gibi anlatır.
Truman dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayat yaşamaktadır. Güzel bir kasaba, güler yüzlü insanlar, güvenli bir düzen. Ama yine de içinde tarif edemediği bir huzursuzluk vardır.
Çünkü ruh bazen aklın çözemediği şeyleri hisseder.
Film boyunca Truman’ın içindeki o sessiz sezgi büyür:“Bir şeyler sahte.”
Ve sistem onu uyandırmamak için her şeyi yapar.
Çünkü dünya da çoğu zaman insanı uyandırmak değil, oyalamak ister.
Modern hayatın büyük kısmı dikkat dağıtma sanatıdır.Sürekli tüket.Sürekli meşgul ol.Sürekli gürültü üret.
Yeter ki insan kendi içindeki o sessiz boşluğu duymasın.
Ama bazı insanlar o sesi susturamaz.
Mevlana Celaleddin Rumi Mesnevi’de bunun için çok çarpıcı bir örnek verir. Yabancı bir şehre getirilen bir fil gündüzleri yük taşır, verilen yemi yer, dışarıdan bakıldığında uyum sağlamış gibidir. Ama gece uyuduğunda rüyasında Hindistan’ı görür. Kendi vatanını, sürüsünü, özgürlüğünü hatırlar.
Sabah olduğunda huzursuzlaşır.
Çünkü artık bulunduğu yerin kendi evi olmadığını hatırlamıştır.
Belki insanın içindeki o tarifsiz boşluk da budur.
Ruhun unutmamaya çalıştığı bir hakikatin izi.
Ve belki de mesele bu boşluğu tamamen doldurmak değildir.Belki mesele, o boşluğun neden var olduğunu anlamaktır.
Çünkü bazı yaralar hastalık değil, yön duygusudur.
Bazı acılar insanın kaybolduğunu değil, hala kendini aradığını gösterir.Unutmayın ki!Bu dünyaya ait hissetmemek sizin bozuk olduğunuzu değil, ruhunuzun dünyanın sahteliğine kanmayacak kadar uyanık olduğunu gösterir.Kendi kalbinizin hakikati sizin içsel pusulanızdır.Kalp bilir ve Ruh hatırlar… her zaman… o sessizlikteki sese güven.
]]>Gölge, yalnızca “kötü”, kusurlu veya karanlık kabul ettiğimiz taraflarımızdan oluşmaz. Bazen bastırdığımız öfkemiz, kıskançlığımız ya da korkumuzdur; bazen de sahiplenemediğimiz gücümüz, arzumuz, yaratıcılığımız ve sınır koyabilme kapasitemizdir.
İçimizde var olduğu hâlde kimliğimize yakıştıramadığımız her parça, bilincin dışına itilebilir.
“Ben öfkelenmem.”“Ben kıskanmam.”“Ben kimseye ihtiyaç duymam.”“Ben güçlü biri değilim.”“Ben böyle arzular taşımam.”
Fakat reddettiğimiz şey ortadan kaybolmaz. Bilincin dışına çekilir ve oradan yaşamımızı etkilemeye devam eder. Bazen bir tepki, bazen tekrar eden bir ilişki, bazen de bizi yoğun biçimde etkileyen bir insan aracılığıyla görünür hâle gelir.
Dışarıda bizi rahatsız eden her şey bize ait değildir. Ancak verdiğimiz tepkinin yoğunluğu, içeride temas edilmeyi bekleyen bir parçanın varlığına işaret edebilir.
Gölge çoğu zaman doğrudan konuşmaz. Çünkü doğrudan görülmeye hazır olsaydı zaten gölgede kalmazdı.
Bu yüzden dolaylı yollar seçer:
Yansıtır.Tetiklenir.Savunmaya geçer.Suçlar.Kaçar.Kontrol eder.İdealize eder.Değersizleştirir.Kurban olur ya da başkasını kurbanlaştırır.
Birine öfkeyle “Neden hep böylesin?” dediğinde, yalnızca onun davranışına değil, kendi içinde görülmemiş bir yaraya da tepki veriyor olabilirsin.
Bir başkasına duyduğun yoğun hayranlık bile bir gölge yansıması olabilir. O kişide gördüğün cesaret, özgürlük, güzellik veya yaratıcılık; kendi içinde henüz sahiplenmediğin bir potansiyeli sana hatırlatıyor olabilir.
Bu nedenle gölge sadece karanlık değildir. Karanlığın içinde tutulmuş yaşam enerjisidir. Henüz kullanılmamış bir güç, söylenmemiş bir söz ve yaşanmamış bir ihtimaldir.
Gölge, karanlığın içindeki altındır.
Projeksiyon, kendimizde kabul edemediğimiz bir özelliği başkasına yüklememizdir.
“Çok bencil.”“Çok zayıf.”“Çok kontrolcü.”“Her şeyi kendisiyle ilgili sanıyor.”
Bu gözlem gerçeğin bir parçası olabilir; karşımızdaki kişi gerçekten böyle davranıyor olabilir. Gölge çalışması, yaşananı inkâr etmek veya her şeyi kendimizde aramak değildir. Asıl soru şudur:
“Bu davranış neden bende bu kadar yoğun bir tepki oluşturuyor?”
Belki başkasının bencilliğine öfkeleniyorsundur; çünkü sen kendi ihtiyaçlarını ifade etmeye hiç izin vermemişsindir. Belki onun zayıflığı seni rahatsız ediyordur; çünkü kendi kırılganlığını yıllardır bastırmışsındır. Belki kontrolcü insanlara tahammül edemiyorsundur; çünkü içeride kontrolü kaybetmekten korkan bir parçan vardır.
Projeksiyonu geri almak, karşındakini haklı çıkarmak değildir. Kendi enerjini dışarıdan geri çağırmaktır.
Kurban bilincinde kişi, hayatın yalnızca başına geldiğini düşünür. Yaşadığı deneyimlerde kendi seçimlerini, sınırlarını ve bilinçdışı tekrarlarını görmekte zorlanır.
Elbette her yaşanan olay kişinin seçimi değildir. Maruz kalınan haksızlıkların ve ihlallerin sorumluluğu, onları gerçekleştirene aittir. Ancak iyileşme sürecinde şu soru önem kazanır:
“Bundan sonra kendim için ne yapabilirim?”
Kurban rolü bazen kişiyi suçluluk ve sorumlulukla yüzleşmekten korur. Çünkü güçsüz olduğuna inandığında seçim yapmak zorunda kalmazsın. Fakat sorumluluk alınmadığında aynı döngü, farklı insanlar ve olaylar üzerinden devam edebilir.
Sorumluluk almak kendini suçlamak değildir. Geçmişte yaşananların yükünü üstlenmek değil, bugünkü yaşamının yönünü yeniden eline almaktır.
“Bu benim suçumdu” demek yerine:
“Bu yaşandı; fakat bundan sonra kendimi korumak ve yaşamımı değiştirmek için seçim yapabilirim.”
Güç tam olarak burada geri döner.
Kontrol ihtiyacının altında çoğu zaman güvensizlik, kayıp korkusu veya belirsizliğe tahammül edemeyen bir sinir sistemi bulunur.
Kişi her şeyi planlamak, sonucu önceden bilmek ve çevresindeki insanların davranışlarını yönetmek ister. Çünkü kontrolü bıraktığında geçmişte yaşadığı çaresizlikle yeniden karşılaşacağından korkar.
Bu nedenle kontrol, yalnızca katı bir kişilik özelliği değildir. Bir zamanlar güvenlik sağlamış bir korunma biçimi olabilir.
Fakat yaşam tamamen kontrol edilemez. Sevgi, yakınlık ve dönüşüm; belirsizliğe belli ölçüde izin vermeyi gerektirir.
Hayat nefes gibidir: Fazla sıkıldığında akışını kaybeder.
İyileşmek, bütün kontrolü bir anda bırakmak değil; kontrolün altında saklanan korkuyu duyabilmektir:
“Her şeyi yönetmezsem başıma ne geleceğinden korkuyorum?”
Bazen birini göğe çıkarır, ona sahip olmadığı anlamlar yükleriz. Ardından beklentilerimiz karşılanmadığında aynı kişiyi değersizleştiririz.
“Sen benim aradığım her şeysin” cümlesi, kısa süre sonra “Sen zaten hiçbir zaman yeterli değildin” cümlesine dönüşebilir.
Bu keskin salınım, karşımızdaki kişiyi bütünlüğü içinde göremediğimizde ortaya çıkar. Onu ya tamamen iyi ya da tamamen kötü olarak algılarız. Çünkü kendi içimizdeki iyi ve kötü, güçlü ve kırılgan, sevgi dolu ve öfkeli parçaları henüz bir arada tutamıyoruzdur.
Gölge entegrasyonu, gri alanı sevebilmeyi öğretir.
Bir insanın hem güzel hem eksik, hem sevgi dolu hem yaralayıcı davranışlara sahip olabileceğini kabul etmektir. Aynı bütünlüğü kendimize de tanımaktır:
“Bazen ışığım, bazen gölgem konuşuyor; fakat ikisi de insan oluşumun içinde.”
Gölge entegrasyonu, gölgeyi yok etmek değildir. Onu davranışlarımızı yönetmeye bırakmak da değildir.
Entegrasyon; reddedilmiş parçayı bilinç alanına alarak onunla yeni bir ilişki kurmaktır.
Tetiklendiğinde durabilmek…Bedende yükselen duyguyu fark edebilmek…Savunmak yerine merak edebilmek…Suçlamak yerine kendi payına bakabilmek…Duyguyu kabul ederken davranışın sorumluluğunu alabilmek…
Kendine şu soruları sorabilmektir:
“Şu anda bende hangi parça konuşuyor?”“Bu parça kaç yaşında hissediyor?”“Beni neye karşı korumaya çalışıyor?”“Bugün hâlâ aynı korunma biçimine ihtiyacım var mı?”“Bu enerjiyi daha sağlıklı bir biçimde nasıl ifade edebilirim?”
Gölge, başlangıçta düşman değildir. Çoğu zaman bir koruma mekanizmasıdır. Bir zamanlar bağını, güvenliğini veya psikolojik bütünlüğünü korumana yardım etmiş olabilir.
Fakat çocukken seni koruyan bir mekanizma, yetişkinlikte seni sınırlandırabilir.
Bir zamanlar terk edilmemek için herkesi memnun ettiysen, bugün sınır koyamıyor olabilirsin. Bir zamanlar incinmemek için duygularını kapattıysan, bugün yakınlık kurmakta zorlanabilirsin. Bir zamanlar güvende kalmak için kontrol ettiysen, bugün yaşamın akışına güvenemiyor olabilirsin.
Entegrasyon, o parçaya şöyle diyebilmektir:
“Seni görüyorum. Beni neden koruduğunu anlıyorum. Fakat artık yaşamımı yalnızca korkunun içinden yönetmek zorunda değiliz.”
En derin gölge çalışmaları çoğu zaman ilişkilerde ortaya çıkar. Çünkü yakınlık, sakladığımız parçaları görünür kılar. Maskeler gevşer; terk edilme, değersizlik, kontrol, yetersizlik ve görülmeme yaraları harekete geçer.
Partnerinin tetiklediği her şey yalnızca sana ait değildir. İlişki iki kişinin yaralarının, ihtiyaçlarının ve seçimlerinin karşılaşmasıdır. Bu nedenle gölge çalışması, karşı tarafın sorumluluğunu üstlenmek veya ihlallere katlanmak anlamına gelmez.
Bazen ayna bize kendi yaramızı gösterir.Bazen sınır koymamız gerektiğini…Bazen de o ilişkiden uzaklaşmanın zamanı geldiğini…
Asıl mesele, tetiklenmenin içinde kendini kaybetmeden şu soruyu sorabilmektir:
“Bu ilişki bana kendim hakkında ne gösteriyor?”
O kapıyı kapatmak kolaydır. İçeri bakmak ise cesaret ister. Çünkü kapının ardında yalnızca acı değil; geri alınmayı bekleyen bir güç de vardır.
Gölge, ışığın karşıtı değildir. Bilincin ışığı henüz değmediği için karanlıkta kalmış parçadır.
Görülmek ister.Dışlanmak değil.Duyulmak ister.Yargılanmak değil.Dönüşmek ister.Hayatını yönetmek değil.
Belki de en büyük olgunluk, kendi karanlığını romantikleştirmeden ve ondan utanmadan şöyle diyebilmektir:
“Bu parça da benim. Onu henüz bütünüyle tanımıyor olabilirim. Onun varlığı beni kötü ya da kusurlu yapmaz. Fakat onunla ne yaptığımın sorumluluğu bana aittir.”
Çünkü masumiyet, hiçbir gölgeye sahip olmamak değildir. Bilmediğini kabul edebilecek kadar dürüst; gördüğünü dönüştürebilecek kadar sorumlu olabilmektir.
1. Tetiklenmenin İçindeki Mesajı Fark EtmekGölge çoğu zaman sessizce değil, güçlü bir tepkiyle görünür olur.Birinin sözü seni beklemediğin kadar öfkelendirdiğinde, yoğun kıskançlık hissettiğinde, değersizlik duygusuna kapıldığında ya da her şeyi kontrol etme ihtiyacı duyduğunda yalnızca dışarıdaki olaya tepki vermiyor olabilirsin. O an, geçmişte görülmemiş bir parçan bugünün içinden konuşuyor olabilir.İlk adım, duyguyu bastırmak ya da hemen anlamlandırmak değil; onun bedendeki varlığını fark etmektir:“Şu anda içimde güçlü bir tepki yükseliyor. Bu tepki bana ne göstermek istiyor?”Bu fark ediş, duyguyla aranda küçük bir alan açar. Artık yalnızca tepkinin içinde değilsindir; aynı zamanda onu gözlemleyen bilince de geçersin.
Gölgenin en sık kullandığı yollardan biri yansıtmadır. Kendimizde görmekte veya kabul etmekte zorlandığımız özellikleri başkalarında daha güçlü biçimde görürüz.Bu yüzden kendine sor:“Bu kişide beni bu kadar rahatsız eden şey ne?”“Onu hangi kelimelerle tanımlıyorum?”“Bu özellik benim hayatımda hangi biçimde ortaya çıkıyor?”Karşındaki kişide gördüğün özellik sende birebir aynı şekilde bulunmak zorunda değildir. Örneğin onun bencilliğine öfkeleniyorsan, belki sen kendi ihtiyaçlarını sürekli bastırıyor ve kendine ait alanı talep etmeye izin vermiyorsundur.Yansıtmayı geri almak, karşındakinin davranışını onaylamak değildir. Kendi bilinçdışı payını görerek gücünü dışarıdan geri almaktır.
Bugünkü olay çoğu zaman yalnızca kapıyı açar. İçeriden yükselen duygunun kökü ise çok daha eski olabilir.Kendine sor:“Bu duyguyu daha önce nerede hissettim?”“Bu his bana çocukluğumdaki hangi anı hatırlatıyor?”“O zaman neye ihtiyacım vardı fakat alamadım?”“Bu duyguyu yaşamamak için hangi savunmayı geliştirdim?”Belki sevilmek için sessiz kalmayı öğrendin.Belki terk edilmemek için herkesi memnun ettin.Belki incinmemek için kontrol etmeye başladın.Belki değersiz hissetmemek için güçlü görünmek zorunda kaldın.Gölge, kötü ya da kusurlu olduğun için oluşmadı. Bir zamanlar yaşamın içinde kalabilmek, bağını koruyabilmek ve acıyla baş edebilmek için oluştu.Şimdi o parçana şu soruyla yaklaş:“Beni neden korudun ve bugün benden neye ihtiyacın var?”
Her güçlü duygunun altında karşılanmamış bir ihtiyaç, bastırılmış bir arzu ya da sahiplenilmemiş bir güç bulunabilir.Kıskançlığın altında yaşanmamış bir potansiyel…Öfkenin altında ihlal edilmiş bir sınır…Kontrolün altında güvende olma ihtiyacı…Mükemmeliyetçiliğin altında yetersiz görülme korkusu…Kurbanlığın altında alınmamış bir sorumluluk…Sürekli güçlü görünmenin altında tutulmak ve desteklenmek isteyen kırılgan bir parça olabilir.Gölgeyi yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir sorun gibi gördüğünde onunla savaşırsın. Taşıdığı ihtiyeti gördüğünde ise onunla ilişki kurmaya başlarsın.Kendine sor:“Bu duygunun altındaki gerçek ihtiyacım ne?”“Burada hangi gücümü geri almam gerekiyor?”“Dışarıdan beklediğim şeyi kendime nasıl verebilirim?”
Entegrasyon, her davranışı kabul etmek veya gölgenin seni yönetmesine izin vermek değildir. İçindeki parçayı inkâr etmeden, onun adına bilinçli bir sorumluluk almaktır.Şöyle diyebilirsin:“Seni görüyorum. Bir zamanlar beni koruduğunu biliyorum. Fakat bugün seçim yapabilecek güce sahibim.”Bu cümleyle geçmişte oluşmuş parçayı susturmazsın; onu yetişkin bilincinin yanına alırsın. Artık kararları korku, terk edilme yarası ya da savunma mekanizması değil, bugünkü farkındalığın verir.
Gerçek dönüşüm yalnızca zihinsel bir fark edişle tamamlanmaz. Yeni seçimin davranışa ve bedene yerleşmesi gerekir.Tepki vermeden önce durmak…Suçlamak yerine hissettiğini ifade etmek…Kaçmak yerine duygunun yanında kalmak…Kontrol etmek yerine belirsizliğe nefes vermek…Sessizce kırılmak yerine sınır koymak…Onay beklemek yerine kendi değerini sahiplenmek…Her tetiklenme anında kendine sor:“Eski yarama göre değil, bugünkü bilincime göre nasıl davranabilirim?”Entegrasyonun özü şudur:“Bu parça da bana ait. Onu dışlamıyorum; fakat yaşamımı yönetmesine de izin vermiyorum.”
Gölgenin entegre olması, artık hiç tetiklenmemek anlamına gelmez. Aynı duygunun seni eskisi kadar uzun süre yönetememesi anlamına gelir.Entegrasyon derinleştikçe:
Ve en önemlisi, gölgenle savaşmayı bırakırsın.Çünkü anlarsın ki karanlık sandığın her parça, senden uzaklaştırılması gereken bir düşman değil; sevgiyle karşılanmayı ve bilincine yeniden dâhil edilmeyi bekleyen, unutulmuş bir parçandır.
]]>